Sabah yedi civarında gelmişti hüzün haberi.
Duyanın kalbini dağlayacağını düşünmeden. Gelmez gibi gözüken ölüm onu hiç
olmadığı kadar hızlı yakalamıştı. Haberi de kendinden hızlı gelmişti.
Yatağımda yaşadığım sersemliğim geçtikten sonra inkar ettiğim ölüm
gerçeğini tekrar teyit etme ihtiyacı hissettim. Ölüm tüm ölümler gibi
bedenimi soğutmuştu. İstedim ki bu haber yalan olsun. İstedim ki bu ölüm
uzak dursun nefsimin kıyılarından. Sonra “Asrın Bedii’si” geldi
yardımıma “Ölüm bir yok oluş değil ölüm bir ayrılık değil bilakis ölüm bir
kavuşma dedi” onun sedası içimi rahatlattı. Ardından bu satırları yazdığım
Konya otobüs terminalinde yaşadım “Şeb-i Arûz“u. Sevgiliye kavuşmayı.
Yaşadığım sanal hayatın bir kandırmacadan, oyun ve oyalanmadan ibaret
olduğunu anladım. Bu dünyaya ne zaman koşsam ondan yediğim her tokat
beni biraz daha ondan uzaklaştırdı. Ne zaman şeytanın desiseleri sarsa
ruhumu tokatlar yedim bedenime acımasızca. Aslında bir çoğumuzun sürekli
yaşadığı yüzümüzü dünyaya mı çevireceğiz ahrete mi sorusunun en güzel
cevabı ölümdü. Bir rabıta-ı mevt yapma ihtiyacı hissettim. Aslında
sürekli yapmam gereken rabıta-i mevti nedense hep ölümlerin ardından
hissetmemden her halde nefsimin ruhuma ve cesedime galip gelmesinden başka
bir şey değildi. Kendi dünyama dönerek başladım rabıta-i mevt’e. Bir nisan
günü ölüm döşeğinde yanımda çocuklarım ve eşim. Eşim yaşayacaksın be adam
yaşayacaksın daha yapacak çok şeyimiz var diyor seninle. Bende ona
gülümsüyorum hakikate olan yakınlığımın ciddiyetiyle. Çok sırları anlıyor
eşim bu gülümsemeden çaresizce. Büyük oğlum her zamanki gibi sevecen beni
teselli ediyor. Eli elimde. Aslan babam benim seninle daha maç yapacağız
diyor. Ardından küçük oğlum her zamanki mahzun duygularını sadece jest ve
mimikleriyle aktarıyor bana. Bu ayrılık erken değil mi be baba diyor. Onu
ruhum tüm çığlıklarıyla duyuyor. Ürperiyorum. Etrafta ki hiç kimseyi
tanımamaya başlıyorum…. Cami avlusunda bir sala duruyorum. Ardında
ismim çağrılıyor. Gerçek dünyaya al artık biletini diyor görevli. Artık
peşinde koştuğun oyun ve oyalanmadan ibaret dünyan bitti. Artık imtihan
neticeni alıp yaşayacağın dünya geldi diyor ruhuma bir ulvi ses. Etraftaki
dostlarımı görüyorum çoğu üzgün. Bazısın yüzünde “en kolay katlanılan
acının başkalarının acısı” olduğunu tekrar görüyorum. Yalan dünyada nerden
duyduğumu merak ettiğim bu sözün bu tarafta bir önemi olmadığını anlıyorum
daha sonra. Yüzlerine bakıyorum dostlarımın benim ölümümden ders alanlar
var gibi sanki. Merak ediyorum bu ders nefislere ne kadar süre tesir
edecek. Her ölümlü gibi benim verdiğim derste birkaç günde unutulup
gidecek. Eşime bıraktığım arkamdan ağlama be sultanım vasiyetim çok fazla
işe yaramamış duruyor. Büyük oğlum vakur cennette görüşürüz baba diyor
gözlerini benden ayırmadan. Küçük oğlum her zamanki suskunluğunu bozmuş
ağlıyor her kesin duyacağı şekilde eşimin kolları ardında. Bende ağlamak
ister miydim bilmiyorum ama onlar ağladıkça ben daha da kötü oluyorum.
Ardından musalla taşından kaldırılıp “sadık yarime” yolculuğa başlıyorum.
Yalvardığımı hissediyorum daha yavaş diye ama beni kimse duymuyor. Taze
toprak kokusu ve hocanın duaları biraz daha rahatlatıyor beni. Eşimin
ikimizin de çok sevdiği Mehmet Çetin’in şu şiirini duyuyorum onun
sesinden.
“Hey gidi koca
reis, Gidiyorsun
ha, Sen adam gibi yaşamanın
bedelini, Biz senin bedenini vurup
sırtımıza, Gidiyorsun
ha, Ne diyeyim şimdi;iyi mi ettin diyeyim,
Kalan,,,, kalan
yok be reis,”
Kendime geldiğimde ise bir el bile uzatamadığım Nadir’e
Fatihalar gönderiyorum. Kendime söz veriyorum artık eşime çocuklarıma ve
dostlarıma en az kitaplarıma ve bilgisayarıma ayırdığım zaman kadar zaman
ayırmaya. Kendime söz veriyorum gerçek dünyaya hazır gitmeye. Ruhun şad
olsun aziz dost. Bizlere verdiğin büyük dersin hürmetine Allah günahlarını
affetsin.